Ana içeriğe atla

Magna Pulchra

 Yıldızlar Kadar Güzel

Leydi Brinell, babasının ardında halkı selamlıyordu. Kralın başındaki taç güneşin altında parıldıyordu ama taçtan da güzeli Brinell’di. Bir kuğu gibi süzülüyor, bir ateş gibi yakıyordu. Tornwel Krallığında yaşayan her erkeğin hayaliydi Leydi Brinell.

 Brinell, üzerindeki tüm ilginin ve güzelliğinin farkındaydı. Bakışlarını asla yere indirmez, ikinci herhangi bir şeye katiyen tenezzül etmezdi. Doğduğundan beri gözdeydi Brinell. Ablası Fegerra’yı bile geçmişti. Fegerra Macar prenslerinden biriyle evlenip gitmişti. Kral, Macar krallığıyla arayı düzeltmek için Fegerra’yı kullanmıştı. Brinell başlarda oldukça üzüldü, o zamanlar küçüktü ve ablasıyla çok yakındı. Kızının üzüntüsüne dayanamayan kral onu yanına çağırarak teselli etti. Fergerra’ya yaptığını asla Brinell’e yapmayacağına dair söz verdi. Brinell kimi seviyorsa onunla evlenecekti hatta kral Brinell’in hiç evlenmemesi hep yanında kalmamasını da istiyordu içten içe.

 Brinell büyürken güzelliğine güzellik katıldı. Genç kız olduğunda artık Brinell de farkına varmıştı ne kadar güzel olduğunun. Annesinden kullanmayı öğrendi, en güçlü silahını. Bu silah kullanılmalıydı, kasaba köşelerinde yitirilip gidilmeyecekti. Hatta burada babasının krallığında da yitirip gitmeyecekti. En yükseğe çıkacak; ününe ün, şanına şan katacaktı Brinell. İşte bu yüzden dönemin en güçlü krallığı Hagar’a gitmek istedi. Hagar kralının oğlu, Prens Onk’la evlenecekti. İlkin annesine söyledi, annesi krala söyledi ve bir gündüz yüz atlı Hagar Kralını Tornwel’e çağırmak için yola çıktı.

 Hagar kralı ve Prens Onk on gün on gece Tornwel’de konakladı. Bu esnada Brinell istediğini elde etti. Nazikçe gülümsedi Onk’a, zarif gözleriyle bakıştı. Kazara elini eline değdirdi bir akşam. Atlara yüklenip dönmekteyken Hagar ahalisi, Onk geriye doğru bakındı. Başıyla selam verdi Brinell’e, aşkından yandı tutuştu.

 Olması gerektiği gibi oldu her şey. İhtişamlı bir düğün, binlerce konuk… Sonunda yeni evindeydi Brinell, Hagar Sarayında. Altın sırmalı aynasından kendine baktı, zaferle gülümsedi. Evliliğin üçüncü yılında Hagar kralı öldü ve Prens Onk başa geçti. Kraliçe Brinell üzülmüş gibi yaptı kayınbabasının ölümüne. Onk’un gözü Brinell’in aşkından kör olmuştu. Tüm krallığı Brinell’in ayaklarına serdi, harcadıkça harcadı Brinell. En güzel elbiselerle doldurdu odanın birini, her gece zevki alem yaptı dostlarıyla. Krallığın serveti erirken Onk yaşlandı. Halkın yönetimi ve ayaklarıyla uğraşırken saçlarına aklar düştü. Brinell de yaşlanıyordu. Yüzünde çizgiler oluşmaya başlamıştı, kiraz dudaklarının rengi soluyordu. Brinell o kadar öfkelendi ki tüm krallıktaki aynaların kaldırmasını emretti. Tüm aynalar topladı ve kırıldı, sarayda aynaların yerine Kraliçe Brinell ve Kral Onk’un gençliğinde çekildiği bir fotoğraf asıldı.

 İşler kötüye giderken Onk’un müteffik toplamak için komşu devletlere ziyarete gitmesi gerekti. Beş yıl kadar sürecekti. Brinell istemese de kabul etti, işlerin yolunda olmadığının farkındaydı. Onk yola çıktı. Günler günleri kovalarken Brinell eski yaşamına devam etti. Yedi, içti, dans etti, eğlendi. Hatta bir çocuk doğurdu Onk’a. Çocukla ilgilendi, ona babası Onk’u anlattı gecelerce. Muhteşem bir oğlan çocuğuydu doğan. Yiğit olacağı doğduğu andan belliydi ve felaket güzel olacaktı.

 Onk bir gün haber yolladı krallığa. Yanına oğlunu ve Brinell’i istedi. Sandıklar hazırlandı ve yola çıkıldı. Dört ay sonra vardılar Onk’un yanına. Bir kervansarayda konaklamakta olan Brinell güzelce giyindi, süslendi. Urgan Sarayına vardığında sarayın giriş bölümünde olan bir aynadan kendini gördü Brinell. Donuk gözlerle baktı aynaya. Fotoğraf olduğu sandı ama aynaydı. Bu gördüğü kendisi miydi? Rengi hepten solmuş, saçında beyazlar baş göstermiş, yüzünde çizgiler derinleşmişti; ince, narin yüzü kilo alarak ovalleşmişti.  Brinell inanamayarak bir yüzüne bir aynaya dokundu. Rengi hala eskisi gibi parlayan mavi gözlerine yaşlar doldu. Koşarak çıktı Urgan Sarayından. Üzerindeki elbiseleri yırtarak durmaksızın koştu. Çağlayan bir ırmağa geldi, tereddüt etmeden attı kendini. Soğuk suya deforme olmuş bedenini bırakırken gökyüzünü seyretti. Yıldızların güzelliği asla eskimeyecekti.

 Günler sonra bir sahil kasabasına vurdu yaşlı bir kadının bedeni. Su nedeniyle şişmiş, morarmıştı. Hilkat garibesine dönmüştü. Yaktılar onu ve küllerini savurdular gökyüzüne doğru.





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ENOLA HOLMES FİLM YORUMU

Öncelikle filmden biraz bahsedeceğim sonra film ve dizideki farkları söyleyip yorumu yazacağım. Filmin türü Netflix'te çocuk ve aile filmi olsa da bana göre feminizm, gizem ve suç  Film Sherlock Holmes'in kardeşi, Enola adındaki genç kızın annesi kaybolduktan sonra yaşadığı maceraları anlatıyor. Bu maceralar arasında abileri Sherlock ve Mycroft'u alt ederek evden kaçmak, annesini bulmak, kaçak lordun hayatını kurtarmak ve zarafet okulundan kaçmak var.        Başroller : Millie Boby Brown = Enola Holmes Henry Cavill = Sherlock Holmes Sam Clavlin = Mycroft Holmes Helena Bonham Carter = Eudoria Holmes Louis Partridge = Lord Tewkesbury     Yönetmen : Harry Bradbeer     Yapımcı : Mary Parent     Öykü : Nancy Springer     Film Süresi : 2 saat 3 dk     IMDb : 6,17    Google kullanıcılarının %95' i beğendi.    Filmin Fragmanı :  https://www.youtube.com/watch?v=W4VLWPpWH5A       ...

Mesafe

  Sıcak çörek eşliğinde Agustin’in mısralarından damlayan melankolinin derinliklerine dalmıştım. Bu kadar yoğun melankolik hali bana geçmiş anılarımı hatırlatmıştı. Bu denli karamsar     yazması     bu denli derin karamsar duygular hissetmesinden kaynaklı diye düşündüm.  Agustin’in şiirlerini yorumlamamız bitmişti sıra benim yazılarıma gelmişti. Biraz çekiniyordum yazılarım hakkındaki düşüncelerinden. Agustin’in dilinden dökülecek kelimeleri dört gözle bekliyordum ama tuhaftı    iki yazıyı okumak bu kadar uzun sürmemeliydi. Yine de sesimi çıkarmadım belki de bu onun yorumlama yöntemidir diye düşündüm.  “ Bilmiyorum adlı yazında duygularını şeffaflıkla aktarışın çok başarılı, karşıya geçirmişsin içindeki o karmaşayı” dedi. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü kağıtlarımın arasına karışmış olmalıydı o yazım, donup kaldım ne diyeceğimi bilemedim.   Yanlış bir şey mi söyledim.  Hayır sadece bu kendimi pek iyi hissetmediğim bir dö...

Tanıtım

Athena ve Amber üniversite sınavına hazırlanan iki genç kız. Hayalleri için mücadele eden iki genç kız. Athena ve Amber hayatlarının, hayallerinin bir yerde saklanması ve paylaşılması gerektiğini düşündü. Bu paylaşımlarda insanların yaşamlarına, kalplerine dokunmayı amaçlıyorlar. İçlerindeki yazma aşkını blogta yayınlayacaklar. Her bir yazı da kendilerinden bir parça olacak. Yazılarında ebebiyat ve bilim üzerinden ilerlemeyi planlıyorlar. İçerikler : film-dizi yorumu, kitap yorumu, bilimsel araştırmalar, edebi yazılar ve daha fazlası olacak. Bloğu hayat gibi akışa bırakacaklar. İlham hangi konuya el verirse... Blogta ilerleme düşüncesi onları mutlu ediyor çünkü ne kadar çok okuyucu olursa o kadar çok insana dokunabilecek ve ilhamları artacak. Şu an o hayaller için yazıyorlar ilerde okuyucular için yazacaklar. Blog yazılarını sık sık yenilemeyi planlıyorlar. Yazılarında her konuya değinecekler.  Şimdiden iyi okumalar iyi eğlenceler  Bilimvedebiyat yazılarında kendinizi bulmanız...